Kökler Ve Kanatlar
Not: Bu hikaye tamamen benim hayal gücümden çıkan bir anlatım. Karakterler ve olaylar kurgusaldır.
Kökler ve Kanatlar
Babannemin odasına girdim. Bir yandan aklımda ne zaman gideceğimiz vardı. Bu ev de epey kalabalık olunca buraya girdim. Babannemden kalan belki birkaç şeye aynı anda bakıyordum. Bakmakla yetinmeyip incelemeye başladım. O çok meşhur sandığını iki elime aldım. İçinde birkaç renkli örtü ve seccadeyi gördüm. Sandığın içinden teker teker çıkardım ve küçük bir kutu gördüm dibinde. Kutuyu aldım ve yere oturdum. Ayrıca bir sürü kağıda rastladım. İçlerinden en büyük ve zarflı olanı elime aldım. Üzerinde “Evim” yazıyordu, “Hangi ev?” diye düşündüm. Tarihe de bakınca anladım ki çok eskiden kalan bir mektup olduğunu. İçini yırtmadan açtım, dikkatlice. Altında “1928 – Sofia İvanova” yazısı vardı, el yazısıyla. Bu benim babaannemdi. Evet, Sofia ismini duydum, eski Bulgar göçmeni olduklarını da biliyordum. İçindeki kağıdı açtım ve okumaya başladım.
• Evim -
“Yıllar geçti ama hala o sabahı unutamıyorum. Plovdiuköyümüzden çıkarken eve son kez bakışımı, odamdaki yatağıma son kez dokunuşumu hissediyorum. Bir zamanlar savaş başladı aniden, ben tam 6 yaşındaydım. Ailemdeki üç çocuğun ortanca olanıydım. Bir kardeşim benden 4 yaş büyük, diğeri ise 2 yaş ufaktı. Savaş yıllarında herkes gibi biz de çok şey kaybettik. Yaşayan herkesin beynine kazınmış askerler, enkazlar, bazı vedalar, o açlıkta ve soğukta insanların birbirine sarılmaları… Ben özellikle evimizi unutamıyorum.
Tek katlı, küçük bir bahçesi olan, geneli taştan oluşan bir evdi. Savaş sırasında pek kalamasak da bir yılın ardından kalan evlere yeniden geçilmeye başlandı. İnsanların bu kadar ölümle iç içeyken kimsede ölüm korkusu diye bir şey kalmamıştı. Ya mermiyle ya da enkazın altında öleceğiz diye düşünüyorduk. Savaş bittikten sonra baskılar nedeniyle göç ettik. Anadolu’ya doğru 100-150 kişi olarak deve ya da atlarla beraber uzun bir göç başladı. Tren garları olsa da o zamanlar aktif yakalamak çok zordu, zengin insanlar hariç de zaten pek parası olan yoktu. Bizim Edirne’ye varmamız 15-20 günü buldu. O zamanlar Osmanlı Devleti Balkanlardan gelen muhacirleri genelde Trakya ve Marmara içlerine yerleştiriyordu. Yolda, benim küçük kardeşim de dahil olmak üzere pek çok insanımız kaybettik, günün sonunda 92 kişi Edirne’nin Kavaklı Köyüne yerleşti. Köy oldukça büyüktü. İnsanlar buralarda yıllardır yaşıyor diye düşünmüştüm ve o zaman bu çok tuhaf geldi. Birkaç gün ne olduğunu bile hatırlamıyorum. Sadece yaşamaya çalıştık. Türkçe’de pek bilmediğimizden insanlarla pek anlaşamadık. Birkaç ay geçtikten sonra artık tamamen yerleştik, köylülerle anlaşabiliyorduk. Ben oranın çocuklarıyla çok konuştuğumdan daha hızlı öğreniyordum Türkçeyi. Artık güvende olduğumuzu biliyordum ama artık o yoktu. Kardeşim yaşamıyordu, bu savaşta şehit gitmişti güya. Biz çok da vakit kaybetmeden çiftçiliğe başladık. Çünkü Trakya toprağı bereketlidir, ama yine de ekip biçmeyi öğrenmek gerekir.
Ben de o küçük yaşımda bunları öğrenmeye başladım. Bizim orada okul olmadığından ilkokula gidemedim. 11. yaşımda ise köydeki çocuklar gibi ortaokula başladım. Okula gidene kadar Türkçemi de geliştirdim. Bu notları da 18 yaşımda yazıyorum. Yani savaştan tam 10 sene sonra. Şu anda burası benim topraklarım ve politik değişimler oluyor. Biz geldik, yeni bir hayat başladı. Geçen sene bu zamanlar Cumhuriyetin ilanıyla Osmanlı devri kapandı. Kadınların hakları, eğitim, sosyal yaşam ve seçmede büyük değişiklikler meydana geldi. Bu bende geleceğe yeni umutlar yarattı. Daha özgür, daha bağımsız ve cesur olmak, bu sadece benim için değil şimdi ve gelecek için çok önemli olacak. Alfabe değişti, ben yeniden bir dil öğrenirken yeniden doğdum. Cumhuriyetin ilanıyla köye de bazı yenilikler geldi; yollar, elektrik, okul ve belediye hizmetleri… Artık kadınlar için, çocuklar için bir umut vardı. Ben burada misafir değildim, burası benim toprağımdı. Ben hâlâ eski göçün izlerini taşıyorum ama bir parçam buraya ait. Kaybettiklerim, yaşadığım korkular… Şimdi hepsi birer hatıra. Ve şimdi bu hatıraları yazarak belki bir gün birine anlatabilirim. Bunlar unutulmasın. Belki biri okuyorsa; göç, korku ve umut bir arada yaşanır, ama sonunda insan bir yere ait olmayı öğrenir.”
Kağıda birkaç saniye bakıştım. İçeriden annemin sesiyle irkildim. “Ali.” Kağıdı katlayıp sandığa geri koydum. O küçük sandığı elime aldım. Günkü günün bir devamı olmak diye düşündüm. Ne yaşadığını, geçmişin sadece bir hikaye olmadığını, hissedilebilir bir sıcaklık olduğunu anladım.

Yorumlar
Yorum Gönder