Adını Hatırlatan
Bazı anlar vardır, görünmez iplerle bağlanmış gibi…
İnsanlar geçer, kapılar kapanır, zaman ilerler, ama o küçük anın ağırlığı, hiç kaybolmaz.
Bu hikaye, sessiz bir karşılaşmanın, yağmurun altında uzanan bir şemsiyenin ve geri getirilmiş bir eşyanın ardında bıraktığı izleri anlatıyor.
Bazen insanlar gitmez; sadece isimlerini bırakır. Ve bazı isimler, bir ömür boyunca hatırlamak için yeterlidir.
Kadın, yeni taşındığı apartmanın önünde durdu. Etraf sessizdi; rüzgar, sokak lambalarının altında düşen yaprakları savuruyordu. Elindeki anahtar bir an parmaklarının arasında dönüp durdu. Daha önce böyle bir sessizlikle karşılaşmamıştı; apartman sanki hâlâ kendi geçmişini hatırlıyordu.
Kapıyı açtı ve adımlarını merdiven boşluğuna bıraktı. Duvarların soğuk dokusu, merdivenlerin tıkırtısı ve hava… her şey, yeni bir hayatın ilk nefesleri gibiydi. Asansörün kapısı aralıktı; içeriden hafif bir elektrik sesi geliyordu.
Apartmana girdiğinde asansörün kapısı açıktı, içeri girdi. Kapı kapanırken bir adam da yetişti. Kadın başını kalktırmadı bile ve düğmeye bastı. Asansörün kapısı kapandı ve hareket etmedi. Kadın bir daha düğmeye bastı, adam da.
“Sanırım çalışmıyor.” dedi kadın. Şikayet değil, bir tespitti.
“Bazen yapıyor.” dedi adam, her zaman olan bir şeymiş gibi.
“Bazen yapmayan şeyleri sevmiyorum.” dedi kadın.
“Bazı şeyler bozulunca fark ediliyor.”
“Çalışırken kimse bakmıyor,” dedi adam, ve kadın ona ilk kez döndü.
“İnsanlar da öyle.”
Asansörün ışığı titredi. İkisi de fark etti, fakat kimse panik yapmadı.
Adam, “Panik yapmayın,” diye uyardı.
Kadın, asansörün köşesine geri geri gitti.
“Panik değil, daralmak,” dedi.
“Kapıyı zorlamayı deneyebilirim,” dedi adam.
“Bazı kapılar zorlanınca açılmaz. İçeri doğru çöker,” dedi kadın.
Adam bu cümleyi bir yere not etmek ister gibi baktı ama sormadı. Asansör aniden yeniden hareketlendi. Kadın bir an dengesini kaybedince, adam refleksle uzandı. Ama tutmadı kadın, adam da kolunu yavaşça indirdi.
“Bazen düşmekten değil… tutulacak bir şey sanmaktan korkuyorum,” dedi kadın ona bakarak.
“Ben de.”
“Tutarsam kalmam gerekir sanıyorum,” dedi adam.
Kadın sırtını aynaya yasladı ve “Kalmak zor bir şey,” dedi.
“İnsanı kendine mecbur bırakıyor.”
“Gitmek daha kolaydır,” diye ekledi adam.
“Kimseye açıklama yapmıyorsun.”
“Gitmek kolay, ama insan hep aynı yerden gidince, aynı yere geri dönüyor,” dedi kadın.
Asansör yükselmeye devam etti. İkisi de artık dengesiz değildi. Ama ikisi de bir şeylerin yerinden oynadığını biliyordu.
Kapı açıldı. Kadın çıkmadı.
Adam konuştu:
“Bir daha durursa, elimi uzatacağım.”
Kadın buna gülümsedi. Bu bir kabul değildi.
“Ben de kaçmam o zaman,” dedi.
Kadın bu apartmana daha yeni taşınmıştı. Adam, onu bile sormadan geçip gitti. Kadın tek başına kaldı. Kapılar kapanınca adam durakladı. Asansöre döndü ve çıkıp çıkmadığına baktı. Ve altıncı katta durdu. Tam bir üst katta.
Kadın daha yeni taşınmıştı bu apartmana. Evindeki eşyaları yeniydi belki ama hayatı hâlâ bu binaya alışmamıştı. Duvarların sesi, merdivenlerin ritmi hâlâ yabancıydı.
O günden sonra asansöre binmemeye başladı. Bu bilinçli bir karar gibi anlatılabilirdi. Ama asıl sebep, asansörün bir daha durması ihtimaliydi. Kendi için güvenli olanı yaptı.
Günler geçtikçe karşılaşmalar seyrekleşti; çoğu zaman biri girerken diğeri çıkıyordu. Aceleyle söylenen “İyi akşamlar”, geç saatlere dair yarım cümleler… Sanki iki yabancının değil, birbirinin varlığını bilen ve kabullenmiş iki insanın gösterdiği ölçülü nezketle söyleniyordu.
Bir cuma günü, yağmur beklenenden erken bastırdı. Kadının önemli bir işi vardı, ertelenmemesi gereken. Evden çıktı ve bir taksi bulmak için kaldırımda bekledi. Yağmur hızlanmıştı, ama kadın hâlâ apartmanın önündeydi. O sırada adam, apartmandan çıkmadan onu gördü. Gidip şemsiye almak istedi ve geri bindi asansöre. Gidip bir şemsiye aldı evinden, onun için, ve apartmandan çıktı.
“Islanacaksınız,” dedi adam yanına gelerek. Kadın ona doğru başını çevirdi.
“Zaten ıslandım,” dedi kadın.
“Bundan sonrası fark etmiyor.”
Adam şemsiyeyi uzattı ama kadın almadı. Şemsiye açıldı ve adam ikisinin arasında tuttu.
“İnsan hep böyle söylüyor,” dedi adam.
“Ama yine de yağmurdan kaçmaya çalışıyor.”
Kadın omuz silkti.
“Kaçmaz sayılmaz bu, sadece beklemek.”
Adam bir an sustu, sonra istemeden sordu:
“Genelde bekler misin?”
Kadın soruya hemen cevap vermedi. Yağmurun sesini dinledi, sanki doğru kelimeleri onun içinden seçecekmiş gibi.
“Eskiden,” dedi sonra. “Daha çok acele ederdim, şimdi bir şeyleri kaçırmamaya çalışıyorum.”
“Ne gibi?” dedi adam, sesi meraklıydı ama ısrarcı değildi.
Kadın hafifçe tebessüm etti.
“Kendimi mesela,” diye ekledi.
“Bir yerde dururken bile zihnim başka yerde oluyordu. Yorucu.”
Adam başını salladı.
“İnsanın kendini sürekli yanında taşıması zor. Bazen bırakmak istiyor,” diye cevap verdi adam.
Kadın ise ona baktı, bu sefer kaçmadan.
“Bırakırsan da kayboluyorsun. Hangisi daha kötü bilmiyorum,” dedi kadın.
Yağmurun hızlandığını fark edince adam biraz daha ona doğru uzattı.
“Merdivenleri kullanıyorsunuz,” dedi adam.
“Evet.”
“Zor değil mi?”
“Zor,” dedi kadın.
“Ama kontrol bende,” diye ekledi.
“Kontrol iyi bir şey, ama bazen insanı yalnız bırakıyor,” dedi adam, hafifçe nefes vererek.
Kadın şemsiyeye yanaştı biraz daha.
“Belki de bu yalnızlık seçilmiş bir şeydir. Herkes kaldığı için değil, ben gittiğim için.”
Adam ona baktı uzun uzun.
“Ben de öyle sanıyordum,” dedi adam. “Sonra fark ettim ki, bazı şeyleri seçtiğimi söylerken, aslında korkuyormuşum.”
Kadın yavaşça başını salladı ve konuştu:
“Korku.”
“Çok kibar davranıyor. Bize hep mantıklı sebepler buluyor.”
İkisi de sustu. Bu sessizlik rahatsız edici değildi. Daha çok konuşmanın bıraktığı boşluktu.
Adam şemsiyesini uzattı; bunu bir iyilik gibi sunmadı, sesi ne fazla yumuşaktı ne de açıklama arıyordu.
“Al bunu,” dedi adam.
“Yağmur artıyor.”
Ama kadın istemedi.
“Gerek yok, birazdan taksi bulurum,” diye cevap verdi.
Adam şemsiyeyi geri çekmedi.
“Birazdan,” dedi. “Bu havada uzun sürer.”
Kadın yeniden ona döndü.
“İnsanların verdiklerini kabul etmekte pek iyi sayılmam,” dedi kadın. Bu özür değildi, daha çok önceden yapılmış bir uyarıydı.
Adam başını hafifçe öne eğdi.
“Ben de vermekte iyi sayılmam. O yüzden çok düşünmeden uzatıyorum.”
Kadın istemsizce gülümsedi, sonra sustu. Bir an sonra sordu:
“Nereye gidiyorsunuz?”
“Bir yere değil. Siz?” dedi sadece adam. Kadın, sormaması gerektiğini düşündü cevabına karşın.
“Hastaneye,” diye cevap verdi kadın.
Adam bakışlarını ondan çekmedi.
“Önemli bir şey değildir umarım?”
“Bilmem, değil sanırım,” dedi kadın tebessümle.
Adam şemsiyeyi biraz yaklaştırdı.
“Sizi bırakabilirim.”
“Hayır teşekkürler, gerek yok,” dedi kadın net ama sesi bir o kadar nazikti.
“Yardım teklifleri… bazen devamı geliyormuş gibi hissettiriyor,” dedi kadın.
Adam bunu anladı.
“Devamı yok, sadece bu.”
Adam bir taksiyi gördü uzaktan, şemsiyeyi kapatıp eline bıraktı. Zorla değil. Kaçamayacağı bir boşlukta.
“Bunu alın,” dedi adam.
Kadın itiraz edemedi bu sefer. Adam taksiyi durdurdu ve kapısını açtı. Kadın binecekken durdu ve konuştu:
“Geri getireceğim,” dedi. Bu bir sözden çok ihtimal gibiydi.
“Geri getirmezseniz de olur,” dedi adam.
“Bu devam edecek,” dedi kadın.
Adam anladı ve gülümsedi hafifçe. Kadın da hafif bir tebessümle bindi taksiye. Adam kapısını kapattı, istemese de. Ve taksi hızla uzaklaştı. Adam olduğu yerde kaldı. Yağmur bu sefer onun omuzlarına indi.
Kadın hastaneye gitti, girişte indi ve arkasına bakmadı.
Adam eve geri döndüğünde ıslaktı. Bunu önemsemedi. Asıl fark ettiği şey ise ilk kez bir şeyi verdikten sonra aklında tutmamış olmasıydı. Şemsiyenin değil, onun gelmesini bekleyecekti.
Aradan günler geçti. Ama şemsiye geri gelmedi. Adam bunu bir eksiklik gibi hissetmedi. Daha çok kapanmamış ama zorlamadığı bir parantez gibiydi. Apartmanda da hiç görmemişti. Basamakları çıkarkenki adım sesler de yoktu. Zaten apartmanda tek merdiven kullanan oydu.
Bir akşam, işten eve döndüğünde kendi katında durdu. Kapısına doğru yürürken, duvarın kenarında bir şey fark etti. Şemsiye. Islanmamıştı, düzgünce kapatılmış, rastgele bırakılmamıştı. Yanına küçük bir kağıt iliştirilmişti. Adam anahtarını cebinde unuttu, bir süre olduğu yerde kaldı. Sonra notu aldı eline ve okudu:
“Dediğiniz gibi yağmur dinmedi o gün, ve bana yardımcı oldu şemsiyeniz. Şimdi geri bırakıyorum, böyle daha doğru. Devam etmesi gerekmezmiş. Ama bir şeyler iyi gelmeye başladığında gitmeyi öğrenmiş biriyim. Çünkü kalırsam, her şeyin benden bir şey isteyeceğini sanıyorum. Bu yüzden bunu buraya bırakıyorum. İyi gelen bir şey olarak.”
Kadının el yazısı o kadar güzeldi ki, adam ilk anda yazılanı okumayı unuttu. Harfler aceleyle yazılmamıştı. Ne süslü ne de düz. Yazı, bir insana ait olmaktan çok bir alışkanlığa benziyordu.
Kağıdı katladığı yer üzerinden katladı ve şemsiyeyi de alıp eve girdi. İlk kez bir şeyin geri gelmiş olması, bir fazlalıktan çok eksiklik gibi hissettirdi ona. O gece kadını düşündüğünde, ilk kez onun hayatını hayal etmeye çalışmadı. Sadece şunu fark etti: Kadın, hayatını kimsenin sorumluluğuna bırakamayacak kadar yalnız, ama kimseyi yarı yolda bırakmayacak kadar da dikkatliydi.
Şemsiye evin içinde bir köşede durdu. Adam onu dışarı çıkarken almadı. O artık bir eşyadan daha fazlasıydı.
Ertesi gün, evine girerken adım sesleri duydu. Başka bir ses de geliyordu. Merakıyla merdivene yaklaştı ve onunla son kez karşılaştı. Kadının elinde küçük bir valiz vardı. Adam yutkundu.
“Yolculuk nereye?” dedi.
“Başka bir şehir,” dedi kadın ona.
Adam sustu biraz, şaşkınlığından. Kadın durmuştu o katta.
“Neden?” dedi adam.
“Zaten çok kalmayacaktım,” dedi kadın.
Adam başını salladı.
“Belli etmiyordunuz.”
Kadın hafifçe gülümsedi.
“Geçici şeyler genelde öyle olur,” dedi kadın, ama adam anlamadı.
“Nasıl?” diye sordu.
Kadın cevapladı:
“Kalıcıymış gibi davranır.”
Kadın anahtarını avucunda çevirdi. Adam sustu. Şaşkınlıktan değildi artık; her şeyin yerine oturmasındandı.
“Şemsiyeyi…”
“Geri getirdim,” diyerek tamamladı cümlesini.
Evet. Geri gelmişti. Ama kendisi gitmişti.
Adam eğildi ve valizini elinden aldı.
“Yardım edeyim?” dedi.
“Teşekkür ederim.”
Valiz ağır değildi, ama hafif de sayılmazdı. Adam, içine konulan şeylerden çok, dışarıda bırakılanların ağırlığını taşıdığını düşündü.
Merdivenlerden birlikte indiler. Bu yürüyüş, bir vedaya göre fazla sakindi. Aşağıya geldiklerinde kadın hemen çıkmadı. Taksi çağırdığı belliydi. Adam valizini yavaşça yere bıraktı ve kadına baktı.
“Nereye?” diye sormadı bu kez. Cevabının değişmeyeceğini biliyordu.
Çok geçmeden taksi geldi. Kadın apartmanın kapısını açtı ve durdu. Adam daha ileri gidemeyeceğini hissediyordu.
Kadın konuştu onunla:
“Bunu,” dedi.
“Benden almadığın için… teşekkür ederim.”
Adam ne demek istediğini anladı. Ona gitmesinin sebebini sormadığı için, bazı şeyleri bilmediği için ve onu olduğu yerde bıraktığı için teşekkür ediyordu.
“Bazen,” dedi adam.
“İnsan bir şeyi bilirse, onu tutmak zorunda hisseder.”
Kadın ona baktı. Bu bakışta şaşkınlık yoktu; daha çok, beklenen bir doğrulamaydı.
“Biliyor musunuz?” dedi adam.
“Eğer sorsaydım… ve cevabını alsaydım, büyük ihtimalle burada duramazdım. Kalmanı isterdim, bir çözüm arardım. Bir yol bulurdum. Her şeyi düzeltmeye çalışırdım. Çünkü insan bildiği şeyden kaçamaz.”
Bir an sustu ve sonra ekledi:
“Ve tam da bu yüzden sormadım.”
Kadın derin bir nefes verdi.
“Bazen,” dedi kadın,
“birinin kalmak istemediği, gitmesinden daha yorucudur.”
Adam başını salladı:
“Biliyorum,” dedi.
“Bu yüzden seni burada tutmayacağım.”
Kadın eğildi ve valizinin sapını kavradı.
“Bunu yapman zor,” dedi adama.
Kadın bir adım geri gitti. Adam ise yerinde sabit kalarak konuştu:
“Evet. Ama doğru.”
Kadın arkasını döndü ve apartmandan çıktı. Adam yerine sığamadı ve arkasından birkaç adım sürüklendi.
Kadın adama doğru döndü, belki de son kez.
“İyi ki,” dedi.
“Bilmeden tanıdım seni.”
Taksici, adam aşağıya indi ve valizini bagaja koyarken konuştu:
“Bir şey sorabilir miyim?”
Kadın, kapıya dokunan elini geri çekmeden durdu.
“Adın?”
“Adını hiç sormadım?” dedi adam.
Kadın kısa bir nefes verdi ve tebessümle konuştu:
“Lale.”
İsmini söylerken sesi değişmedi. Ama o an, merdiven boşluğu sanki biraz daha daraldı. Adam, ismi içinde tekrar etti, dışına taşırmadı.
Bazı isimler yüksek sesle söylenmez; insanın içinde, doğru yere bırakılır.
“Lale,” dedi içinden bir kez daha.
Ve kadın taksiye bindi. Adama camdan baktı son kez.
Adam arkasından baktı. Ve o günden sonra, hiçbir ismi aceleyle sormadı.
Çünkü bazı insanlar hayatına girmez. Sadece adlarını bırakır.
Ve bazı isimler, bir ömür boyunca gitmiş birini hatırlamak için yeterlidir.

Yorumlar
Yorum Gönder